Yazı Detayı
17 Kasım 2020 - Salı 14:17
 
BU ÜLKEDE KADIN OLMAK..!
Gülay Karaoğlu / Araştırmacı Yazar
 
 

      Kadın, başını önüne eğmiş elinden tuttuğu zayıf, çelimsiz kızı sürüyerek adliye merdivenlerinden iniyordu. Kız on dört yaşlarında görünüyordu. Sarı dalgalı kısa saçlarını tarayamamıştı bile. Önden bağlanmış bir eşarp annesinin başını kapatıyor, açık teni üzerinde öğlen güneşinin ışınları kırmızılıklar oluşturuyordu. Renkli basma şalvarı bölgenin geleneklerini yansıtırken kadının hayata tutunuş şeklini de sanki yansıtıyordu. 

    Onlar adliye koridorlarından geçerken insanlar, “vah vah, zavallı kız, zavallı kadın” diyerek onların yerine feryat figan ediyorlardı. Kadın hep susuyordu, kızı ise kimsenin yüzüne bakamıyor, hayatın sillesine yemiş, omuzları çökmüş, üzerinden binlerce ton ağırlık geçmişçesine kamburlaşmış sırtıyla acılarını sineye çekerek yürüyordu.

 

   Anne ve kızı suskundu. Konuşacak neleri kalmıştı ki?

 

Yaşadıkları bölge dağınık bir yerleşim yeriydi. Çam ağaçlarının çevirdiği arazilerin arasında  yer alan küçük tarlalarda ektikleri ürünlerden elde ettikleri gelirlerle geçinirlerdi. Bazı ailelerde keçi ve koyunlarda vardı. Kimi aileler ise devletten aldıkları kredilerle seralar yapmışlardı.

Tek geçim kaynakları 300-400 metre karelik arazide ektikleri sebze ve  meyveleri pazarda satarak elde ettikleri gelirleriydi. O da zamanla yetmemeye başladı. İlk eşi onu terk edip iş bulacağım diye büyük şehre gitmiş, bir daha da gelmemişti.

 

Bu bölgede yalnız kadın olmak zordu. Ailesinin uygun gördüğü kişiyle ikinci evliliğini yaptı. Sevmesi, seçmesi ona bırakılmamıştı. Altı yaşında bir kızının olduğu da unutulmuştu. Namus dedikleri kavram, kadın olarak kendi başına var olamayacağı düşüncesi, ailenin kızlarını birine emanet etme duygusu, kadının varlığının olmadığı bölgelerde kadını istedikleri gibi satma, kullanma, hakkında konuşma ve özgürlüğünü kısıtlama gerekçesini ailesine ve topluma sunuyordu.

 

Bu bölgelerde; yemeğini, aşını kazanacak,  onu toplumun kirli düşüncelerinden koruyacak, kadının özgürlüğünü namus adı altında kısıtlayarak hayatını yönlendirmesini engelleyecek ve kadını güdecek biri olmalıydı. 

 

Su tesisatçısı olan adam, evi orta halli geçindiriyordu. Kadında biraz daha şartlarımızı düzenleyelim diye temizlik işlerine gitmeye başladı. Bir süre sonra sıhhi işler azaldı, adam işler azaldıkça içmeye başladı ve kadın daha çok temizliğe gitmeye başladı. O çalıştıkça adamda daha çok içti.

 

Evin işi küçük kızın üzerine kalmıştı. Okula gidiyor, eve geliyor, o küçücük hali ile annesi yorgun geldiğinde üzülmesin diye evi topluyor, yemek hazırlamaya çalışıyordu.

Yine böyle günlerden birinde adam eve sarhoş geldi, annenin işi uzamıştı. Küçük kızın mutfakta yemek yapmaya çalıştığını gördü.

 

“Sen ne güzel kızsın böyle, ne beceriklisin” diye kızın yanağını okşadı. Adam yalpalıyor, ağzı burnuna karışıyordu. Sonra “gel öpeyim, çok şekersin” dedi.  Zavallı kızcağız sekiz yaşındaydı. Daha anne sevgisini tam öğrenememiş, baba sevgisini görmemişti. Namusu korumak için eve giren adam, namussuz olunca hayatın tüm yükü küçücük kıza yüklenmiş, bu yetmezcesine küçücük vücudu bu namus bekçisinin iğrenç emellerine, zevklerine tüm toplum kurallarıyla birlikte  sunulmuştu.

 

Kurallarını namus kavramı altında baskıyla korumaya kalkan toplum, bir genç kızın zayıf ve çelimsiz vücudunu ahlaken çökmüş bir sistemin içinde kendini bile idare edemeyen bir adama teslim etmişti.

 

Kadın dört yıl boyunca kızının neden sustuğunu neden konuşamadığını anlayamamıştı. Acaba anlayıp ta görmemezlikten mi gelmişti. ?

 

Adamın hem onu hem kızını kullanmasına göz mü yummuştu?

 

Kızcağız bir gün okul sırasında yorgun, aciz otururken öğretmeni yanına yanaştı. Neden gittikçe içine kapandığını sordu. 12 yaşını henüz bitirmiş solgun çiçek iyice solmuş, yorgun, hayatın tüm yükü üzerinde, ağlamaya başlamıştı…

 

Öğretmeni şok içindeydi. Dört yıldır, tam döööört yıldır evdeki o adam solgun çiçeği  cinsel amaçları için kullanıyor ve annesi fark etmiyordu. 

 

Annesiyle aynı evde yaşayan solgun çiçek , aynı iki küçük odalı evin içinde, kör bir ışığın, cahilliğin karanlığın içine hapsedilmişti. Annenin cehaleti, toplumun baskısı yalnız kalma korkusu, “Komşular ne der” korkusu , adamsız kalamama, kendine yetememe korkusu yüzünden minik çiçek soldurulmuş, bir itin elinde oyuncak edilmişti…  

 

   Kadın dört yıl boyunca kızına yapılan zulmü fark etmediğini söyledi. Adam bir kaç yıl hapis cezası aldı.

 

Kimse o küçücük bedenin ömür boyu hapse tıkıldığını, hayatının sonuna kadar ve hatta hayatının son anlarında bile bu acıları yüreğinde taşıyacağını anlamıyordu. Çiçek susuz kalmış, dalından koparılmıştı.  Solmuş, kurumaya bırakılmıştı. Mahkeme sonucunda anneye bırakılan çiçek korkulu gözlerle etrafına baktı, bir daha hiç  kaldırmamacasına utanarak boynunu büktü.

 

Utanması gerekenler utanmayıp yaygara yaptı. O kadın, o yabancı adam bir damla sevgi suyunu veremeyecekleri tohumlarını ekip, susuz bırakıp kendi sulak topraklarını ararken hiçbir şey yapmamacasına doğanın ve toplumun katline devam ediyor, kendi yaşadıkları zulümlere zulüm katarak kendilerini ve çiçeklerini karanlığın içine hapsediyorlardı.

 

Bu akıllı görünen cahil kadınlar, bilinçli öngörülerle, kadın hissiyatıyla değiştirebilecekleri ortamlara ulaşmaya çalışmıyor, çiçeklerini daha sulak, verimli topraklara ulaştırabilmek için neden mücadele etmeyip, doğanın, toplumun kurallarına teslim oluyorlardı.?

 

 Neden?

 

Ya ey zavallı adamlar; biçare bir çiçeğin, köksüz topraklarda var oluşuna,  kendini bulmasına engel oluyor, kendi kör benlerindeki karanlıklarda bu çiçeklere işkence edip kendilerini tatmin ediyorlardı. ?

 

Neden?

 

Cinsiyet ayrıştırıcılığıyla, cinsiyete ve kimliklere göre toplumu, aileyi kontrol etmeye kalkan cahil zihniyetler, kendi zihniyet baskıları içinde sistemi ve çaresiz insanlarımızı kendi içgüdüsel pisliklerine alet ediyorlardı…

 

Zavallı çiçek ve onun gibi  çiçeklerimiz bu cahilliğin içinde acaba kaç defa daha karanlıklara teslim edilecek, karanlıklarda kurumaya bırakılacaktı. Bu  toplum ne zamana kadar kör kalacaktı.

Ne zamana kadar,  yine bir kadın tarafından yetiştirilen bu hastalıklı erkekler, çiçeklerimizi, kendi zevkleri için soldurmaya ve kurutmaya;

 

Hastalıklı ruhlarıyla cehaletlerinin karanlık ışıklarını doğaya, insanlığa yaymaya devam edeceklerdi?

Bu zihniyetlere kim, nasıl dur diyebilecekti…

 

 

 

 
Etiketler: köşe yazısı,yazar,gülay,karaoğlu,medya-24, kadın,olmak,bu,ülke,mesaj,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı